| Barış ve Mutluluk |
|
|
|
| Yazar muharrem çakır | |||
| Cuma, 13 Kasım 2009 17:14 | |||
|
“Allah Allah” diye geçirdi içinden “Nereden çıktı bu korku”.
Yersiz ürpertisi yaklaşan sesle iyice arttı.
“Cinayetler, cinnetler, mafya derken bu haberler iyice paranoyaklaştırdı beni” diye içinden geçirdi.
Kendini teskin etmeye çalışsa da gölge yaklaştıkça kalbinin sesi ayakların sesinden fazla çıkar olmuştu.
Yol uzadıkça uzadı. Beklide hiç bitmemeliydi. “Ya bu gölge bana bir kötülük yaparsa”. Kendini teskin etmeye çalışırken iyice korkunun içine düşmüştü. Daha fazla dayanamadı olduğu yerde durdu. Alnından aşağıya soğuk terler döküldü. Gölge iyice yaklaşmış sahibi görülmüştü; fakat hala kim olduğunu seçemiyordu. Sanki gözünün önüne bir perde inmişti. Tam o sırada gölgenin sahibinin kendine doğru geldiğini fark etti. Kalp atışları iyice hızlandı, aklına çantasındaki sprey geldi, elini çantasına attı, ancak bulamadı. Son bir defa baktı yine yoktu. Daha fazla dayanamayıp yere yığıldı.
Gözlerini açtığında gördükleri tanıdık geldi; fakat anlam veremedi. Yavaşça kalktı. Burası eviydi. Ne olduğunu anlamaya çalıştı.
“Acaba bir rüyamıydı. Hayatımda hiç bu kadar korkmamıştım. Acaba ne oldu”. Kafası iyice karışmıştı.
Karışık düşünceler içindeyken eşi elinde bardakla içeri girdi.
“Çok şükür uyanmışsın. Çok korkuttun beni”
“Ne oldu” bana diye sordu.
“ Gecikince iş yerini aradım; çıkmışsın”
“ Cebine de ulaşamadım”
“Merak edip çıktım. Duraktan seni alırım diye düşündüm”
“Yolda seni gördüm. Kötü görünüyordun, birden yere yığıldın.”
“Bende seni aldım buraya getirdim”
“Doktor şimdi çıktı. Tansiyonun fırlamış”…
Evet, Yılmaz Erdoğan gibi soruyorum nedir bu hikâyenin ana fikri.
Büyük bir âlim “İnsan tanımadığına düşmandır” der. Evet, bir çözümleme yapsak. Bu hikâyedeki kahramanımız bir vatandaşımız olsa:
Bulunduğumuz zamanda krizinde etkisiyle insanlar iyice yorgun düşmüş... Bunun üstüne birde medya farelerinin kime hizmet ettiği az-çok belli olan “korku psikolojisi” oturtmaya yönelik yayınları: Zam üstüne zam haberleri, psikopat cinayetleri, çocuk kaçırmalar, şehit cenazeleri, Ergenekon, Domuz gribi… Korku son yıllarda hiç bu kadar yoğun işlenmemişti.* Domuz gribi korkusuyla insanlar sokaklarda maske ile dolaşır oldu. Daha ötesi var mı?
Birileri kendilerince iyi (sonucu iyi veya kötü) bir şeyler yapmak için karşımıza geliyor. Daha işin içyüzü belli değilken onlar yapmışsa yanlıştır düşüncesi ile dinlemeden reddediyoruz. Karşıdaki kim? “Bu adam basiretsiz, hiçbir şeyden anlamayan bir serseri. Bunun bana kötülüğü dokunur. Bundan uzak durmalı.” Ama dinlese, önyargısız baksa belki ikna olacak. Doğrusu belki de bundan korkuyoruz. Yine Büyük bir âlim “Bilgi sahibi olmadan kanaat sahibi olmayın.” Demişti. Bu nedenle biz körü körüne bağlanmak isteriz. Çünkü bilgisizliğimizin bizi yanlış yönlendirmesinden korkarız. İşin daha vahimi, bunu kendimize itiraf etmeyip “âlim” olduğumuzu sanırız. Tüm düşüncelere kapalı bir “âlim”…
İşte biz gözümüzün önündeki perdeleri kaldırmalıyız. İnsanları tanımaya çalışmalıyız. Herkes karşısındakinden bir kötülük gelebileceğini düşünerek yaşıyor. Başka bir üstat da “eğer bir toplum gürültüsüz yaşayacaksa bireyler karşılarındakilerin 99 kötü 1 iyi yanı varsa işte sadece o iyi yanını görmelidirler.” der. Başka bir yerde de “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından zevk alır.” diyor. Demek ki hayattan zevk almak güzellikleri görmekle alakalı. Hep boş tarafı görerek baygınlıklar geçirmek, hayattan zevk alıp bazen hayal kırıklığına uğramaya tercih edilebilir mi? Kin ve nefretlerimiz karşımızdakine mi yoksa bize mi daha çok sıkıntı verir. Baktığımız her kişi bize beddua okutsa mı bize mutluluk verir; yoksa her gördüğümüzde dua ettirse mi? …………….
Yazıya başladığımda bu kadar bireysel olacağını düşünmemiştim; fakat toplumu oluşturanlar bireyler olduğuna göre; toplumdaki her birey böyle düşündüğünde ne açılımlara gerek kalacak ne kavgalara yer… Hepimiz biliyoruz ki bunlar birilerinin oyunları. Sokakta bir karmaşa olduğunda diyoruz ki provokasyon. Peki, kendimize bakalım, orada olmasak bile provoke olmuyor muyuz? Şu dincilere bak, şu solculara bak demiyor muyuz? Bize yıllarca Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur diyenler (iç ve dış politikadaki) müthiş barışmaları tabii ki sindiremezler. Çünkü bunun olabileceğine inanmazlar. “Bu işin altında bir bit yeniği var.” derler. Ah Ah. Bir “Ah” daha çekelim bunların haline. Barışın insanlara, güvenin Türklere, Kürtlere, Ermenilere. Bunlar bir zamanlar sadık milletler değiller miydi? Onları böyle yapan ne idi? Şimdi neden olmasın. Bunun altında da bir şey aramaya gerek yok güvenen asla yanılmaz. Çünkü bunun mükâfatını hemen görmese bile mutlaka bir gün, bir zaman, bir yerde görecektir. İsterseniz bunu “Karma”ya, isterseniz “Tanrı”ya, isterseniz “Buda”ya, isterseniz ALLAH’a bağlayın ama bir gün mutlaka…
Evet “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından zevk alır.” İşte mutluluğun sırrı. Hani hayatta en çok aradığımız mutluluk. Tüm hastalıkların ilacı. Ayılıp Bayılmayalım Mutlu olalım Mutlu yaşayalım.
* Bu konuda V for Vendetta adlı filmi şiddetle tavsiye ederim.
Muharrem ÇAKIR
Favori olarak isaretleyin
Favorilerinize ekleyin
Bunu e-posta ile gonder
Okuma: 536 Yorumlar (1)...
Haklısın belki Muharrem hocam ama sistemler ve sistemlerin büyüttüğü insanlar hakkında bu kaidelerde olursa düşüncelerimiz polyanacılık oynamış oluruz. Gerçeklerin üstünü kapatıp kapatıp güzel düşünmeye çalışırsak olacağı daha büyük mutsuzluklar.
Hz. Vahşi Dönmüş olmasına rağmen Efendimiz bana görünme demişti değil mi? İnsanlar bazı olayları hatırlatırlar yaşantılarıyla. Bahsettiğiniz sonuna kadar güvenin cümlesi ise insanlığa tufanın gelmesini bekleyen biri için anlam ifade etmiyor maalesef. Keşke dediğiniz kadar toz pembe olsaydı yaşam. Kendi düşüncelerimi ifade etmek istedim. İyi harmanlanmış bir yazı. Kaleminize sağlık... Yorum yaz
|
|||
| Pazartesi, 16 Kasım 2009 17:51 tarihinde güncellendi |













