|
Yazar Serkan Çetin
|
|
Cuma, 06 Ocak 2012 09:41 |
|
Üniversiteler ülkemizde toplumsal ahlaka dayalı hukuk sisteminin yaşandığı sorunlu kamusal alanlardır. Kamusal alan yasakları tartışmalarının başladığı yer olan üniversitelerimiz özgür olmak adına özgürlüğe vurulan prangalardan öteye gidemeyen sorunlar sarmalında sıkışıp kalmıştır. Temel sorun hala üniversitelerin kimlerin olduğunun tam anlamıyla anlaşılamayışıdır. Üniversite öğrencilerin, akademisyenlerin, idarecilerin, vakıfların, yatırımcıların, piyasa ekonomisinin, sivil toplumun, kamunun, polisin, jandarmanın, siyasal iktidarların, devletin... evet ama hangilerinin?
Mevcut problemlere karşı sergilenen davranışların arka planında yer alan zihinsel düşünceler, |
|
Yazar Abdulkadir Noyan
|
|
Salı, 18 Ekim 2011 17:53 |
|
Mesele doğru durmakmış
Hayatın hengâmesinde.
Sessizce düşüşler yaşanır,
Kimsenin görmediği ve hissetmediği.
Kimsenin görmesinin ve hissetmesinin istenmediği..
Duygulara aşina olmaktır hayat.
Yalnız kalınır mesela.
|
|
Yazar Senai Demirci
|
|
Pazartesi, 05 Eylül 2011 15:37 |
“Secde” ve “komutan” kelimeleri, şu cümlede bile zoraki yan yana duruyor.
Secdeyi komutana uzak, komutanı secdeye uzak görmek kimin haddine düşmüş!
Secde herkesin hakkı. Komutan da olsa bir gün secde edecek. İstemese de secdeye varacak. Varlığını toprağa indirecek.
Hem zaten Yaradan’ın dilediğince yaşıyor olmak bir secde değil midir? Ağzıyla konuşmak, “ağzınla konuş!” diyen Yaratan’a itaattir. Gözleriyle görmek, “gözlerinle gör!” diyen Yaratıcı’ya itirazsız secde etmektir.
Secdeyi yasaklayan komutanlar, secde edenlerle yan yana durmayanlar bu gerçeği biliyor.
|
|
|
Yazar Abdulkadir Noyan
|
|
Cumartesi, 26 Kasım 2011 08:41 |
|
Düşün
Yalnızca düşün
Mutlusun
Her şeyle baş edebilecek güçtesin
Mutlusun,
Asileşirsin.
Mutlusun,
Diklenirsin.
Mutlusun, |
|
Yazar Mustafa Muhalif
|
|
Salı, 18 Ekim 2011 16:52 |
|
Sanat denilen şey, kendisinden ödün verilmeden halka indirilebildiğinde ‘yüksek sanata’ dönüşüyor. Zannımca bu eserle tam anlamıyla öyle olmuş. Nuri Bilge Ceylan başarmış ve sanırım şu ana kadarki en olgun, en iyi filmini ortaya çıkarmış. Olgun diyorum zira ne oyunculuklarda, ne senaryoda, ne de sahnelerde en küçük bir aşırılık yok. Her şey yerli yerinde.
Bazısı diyalogların bolluğundan, ‘yönetmenin seyirciye karşı en cömert filmi’ zannına kapılabilirler. Baştan söyleyeyim; yanılıyorlar. Söylenmeyen, aynanın arkasında kalan, seyirciye bırakılan o kadar çok şey var ki, saymakla bitmez. |
|
Yazar Yavuz Bahadıroğlu
|
|
Cuma, 02 Eylül 2011 15:42 |
Eski bayramların temel eksenini “toplumsal sevgi” oluşturma emeli teşkil ederdi. “Görüşme”, “yardımlaşma”, “hediyeleşme” ve “paylaşma” bu maksadın ayrıntılarıydı.
Eskilerimiz bayram hazırlıklarına takriben onbeş gün önceden başlarlardı. Çocuklara ve yoksullara verilecek bahşişler ayrı renklerde kadife keselere konur, Kapalıçarşı’dan alış verişler yapılır, gerekiyorsa çocuklara ayak ölçülerine göre potin (ayakkabı) siparişi verilir, evde yeni esvaplar dikilir, yakın akrabalar için işlemeli mendiller, yemeniler ve iç çamaşırları bohçalanırdı.
Bayramlarda zengin sofraları günün her saati misafire açık olur, isteyen destursuz içeri girip karnını doyururdu. Yani bayram günleri, İslâmın “kardeşlik” esasının hayatı tamamıyla kuşattığı günlerdi. |
|